Isparta denince akla gelen ilk değerlerden biri hiç kuşkusuz güldür.
(Makalemizin sesli anlatımına, sayfanın altındaki Instagram bağlantısından ulaşabilirsiniz.)
Sabahın ilk ışıklarıyla başlayan hasat, dikenli dallar arasında verilen emek, tonlarca çiçeğin tek tek toplanması ve işlenmesi...
Bu şehirde gül sadece bir bitki değildir.
Gül; emektir, alın teridir, kültürdür, ekonomidir ve nesilden nesile aktarılan bir mirastır.
Bugün dünyanın en prestijli parfümlerinin içeriklerine baktığınızda Türk gülünün izlerini görmek mümkündür.
Fransa'nın dünyaca ünlü parfüm markalarında, Avrupa'nın lüks kozmetik ürünlerinde ve birçok uluslararası markada Isparta gülünün kokusu vardır.
Aslında dünyanın en kaliteli gül yağlarından birini üretiyoruz.
Fakat burada durup kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Dünyanın en değerli hammaddelerinden birini üretirken, neden dünyanın en güçlü parfüm markalarından biri Isparta'dan çıkmıyor?
Belki de artık sadece üretimi değil, markalaşmayı da konuşmamız gerekiyor.
Çünkü günümüzde asıl kazanç ürünü üretmekten çok, onu markaya dönüştürebilmekten geliyor.
Bir kilogram gül yağı değerli olabilir.
Ancak o yağla oluşturulan dünya markası bir parfüm çok daha büyük ekonomik güç oluşturur.
Sevindirici olan ise bu konuda atılan adımların bulunmasıdır.
Son dönemde Isparta'dan çıkan yeni parfüm girişimlerini ve markalaşma çalışmalarını görmek umut veriyor.
Yakın zamanda lansmanı yapılan yerel markalar da gösteriyor ki artık yalnızca hammadde üretmek değil, kendi markalarımızı oluşturmak da mümkündür.
Bu tür girişimler, şehrimizin sahip olduğu değerin yalnızca üretimde değil, markalaşmada da kullanılabileceğini gösteriyor.
Önemli olan bu örneklerin çoğalmasıdır.
Çünkü bir marka başarıdır.
Onlarca marka ise bir ekosistemdir.
Ancak konu sadece parfüm de değildir.
Gül;
Parfümdür.
Ama aynı zamanda lokumdur.
Reçeldir.
Çaydır.
Şerbettir.
Kremdir.
Kolonyadır.
Kozmetiktir.
İçecektir.
Kısacası onlarca farklı ürüne dönüşebilen büyük bir ekonomik değerdir.
Bugün herhangi bir markete girdiğimizde kayısı ürünlerine baktığımızda yalnızca kurutulmuş kayısı görmeyiz.
Kayısı suyu görürüz.
Kayısı çayı görürüz.
Kayısı reçeli görürüz.
Kayısı aromalı ürünler görürüz.
Kayısının onlarca farklı şekilde ekonomiye kazandırıldığını görürüz.
Peki aynı şeyi Isparta gülü için ne kadar yapabiliyoruz?
Her market rafında Isparta markalı gül ürünlerini görebiliyor muyuz?
Belki de artık sadece gülü üretmeyi değil, gülü işleyerek çoğaltmayı konuşmalıyız.
Çünkü hammadde olarak satılan ürün bir değer üretir.
Ama işlenerek markaya dönüşen ürün çok daha büyük ekonomik güç oluşturur.
Aynı durum elmamız için de geçerlidir.
Isparta sadece gül şehri değildir.
Aynı zamanda Türkiye'nin önemli elma üretim merkezlerinden biridir.
Fakat elmayı da çoğu zaman ham ürün olarak satıyoruz.
Oysa elma suyu, elma sirkesi, elma cipsi, elma çayı, elma reçeli ve benzeri onlarca ürünle yeni markalar oluşturabiliriz.
Bu markaları önce Türkiye'nin market raflarına, ardından dünyanın farklı ülkelerine taşıyabiliriz.
Çocuklarımızı ithal atıştırmalıklara değil, kendi şehrimizin ürettiği sağlıklı ürünlere yönlendirebiliriz.
Belki de artık hedefimiz sadece üretmek değil, ürettiğimiz ürünü markaya dönüştürmek olmalıdır.
Çünkü şehirler ham madde satarak zenginleşmez.
Katma değer üreterek büyür.
Tarımın sanayiyle, markalaşmayla ve teknolojiyle buluştuğu noktada gerçek kalkınma başlar.
Bir başka önemli konu ise gençlerimizdir.
Geçtiğimiz günlerde öğrencilerimizi ve gençlerimizi konuşmuştuk.
Şimdi ise onları üretimin ve kalkınmanın geleceği olarak konuşmalıyız.
Çünkü bugün gül bahçelerinde çalışan üreticilerimizin önemli bir bölümü yılların emeğini taşıyan insanlar.
Peki yarın ne olacak?
Bugünün gençleri aynı işi yapmak isteyecek mi?
Asıl sormamız gereken soru budur.
Eğer gülü sadece tarlada yetiştirip ham madde olarak satmaya devam edersek, gençlerimizi bu alanda tutmakta zorlanabiliriz.
Çünkü yeni nesil yalnızca üretmek değil, ürettiği ürünün karşılığını da görmek istiyor.
Eğer gül; parfüme, kozmetiğe, içeceğe, reçele, markaya ve ihracata dönüşmezse, üreticinin kazancı da sınırlı kalacaktır.
Kazanç sınırlı kaldığında ise gençler başka sektörlere, başka şehirlere ve başka mesleklere yönelmeye başlayacaktır.
Bir zamanlar ayakkabıcılıkta yaşadığımız gerileme bunun bir örneğidir.
Halıcılıkta yaşadığımız kayıplar bunun başka bir örneğidir.
Bugün aynı soruyu gül için sormak zorundayız.
Yarın gül toplayacak insan bulabilecek miyiz?
Yoksa yeterli gelir elde edilemediği için gül bahçeleri sökülmeye mi başlayacak?
İşte bu nedenle gülü sadece tarım ürünü olarak değil, sanayi, teknoloji, marka ve ihracat ürünü olarak değerlendirmeliyiz.
Çünkü gençleri üretimde tutacak olan şey sadece gelenek değil, gelecek umududur.
Gençlerimiz gülün içinde bir gelecek görürse gülcülük yaşar.
Göremezse, sahip olduğumuz bu büyük değeri korumakta zorlanabiliriz.
Aslında Isparta'nın geçmişine baktığımızda bunu başarabilecek karaktere sahip olduğunu görüyoruz.
Bir dönem ayakkabı üretiminde Türkiye'nin önde gelen şehirlerinden biriydik.
Halı üretiminde önemli bir merkez konumundaydık.
Cumhuriyetin ilk yıllarında Şarkikaraağaç'ta kurulan yerel banka girişimi ise Anadolu insanının vizyonunu ve cesaretini gösteren tarihi bir örnektir.
O günün şartlarında insanlar bir araya gelip kendi sermayeleriyle bölgesel kalkınma için adım atabiliyorsa, bugün çok daha büyük hedefler kurabilmeliyiz.
Bugün belki de sormamız gereken soru şudur:
Gülü dünyaya satmaya devam edecek miyiz?
Yoksa gülün hikâyesini, markasını ve değerini de dünyaya satabilecek miyiz?
Çünkü Isparta'nın geleceği sadece ürettiği ürünlerde değil, o ürünlere kattığı değerde gizlidir.
Gül bizim geçmişimizdir.
Elma bizim zenginliğimizdir.
Gençlerimiz ise geleceğimizdir.
Belki de artık hedefimiz, dünyanın en kaliteli gülünü ve elmasını üretmenin yanında, dünyanın konuştuğu markaları da Isparta'dan çıkarmak olmalıdır.
Çünkü bir şehir sahip olduğu değerlerle değil, o değerlere kattığı vizyon kadar büyür.
Kubilay Kapı