Isparta’nın Kalbinden Yükselen Yanık Ses: Âşık Mehmet Dizari

Isparta’nın saz geleneğini ve halk ozanlığı kültürünü anlatan bu yazı, Âşık Mehmet Dizari’nin hayatını, mücadelesini ve halkın vicdanı olan şiirlerini ele alıyor.

Abone Ol

Isparta’nın Kalbinden Yükselen Sazın Sesi

Bir zamanlar Isparta’nın Ayazmana’sında, Gökçay’ında, Kirazlıdere’sinde sazın teliyle konuşan, gönül diliyle duygularını anlatan insanlar vardı. Onlar, kelimeleri süslemeye gerek duymadan, duygularını doğrudan halkın kalbine akıtan gönül ustalarıydı. Her biri, millî dilin gücünü ve millî veznin asaletiyle süslenmiş yüreğini sazına eş ederdi. Onların sesi, sadece bir ezgi değil, toprağın, rüzgârın, çiçeğin sesiydi.

Kimse bilmez ama Isparta, sadece gülün değil, söze can veren saz şairlerinin de yurduydu.

Zamanın Isparta’sında Gökçay’ın suları çağladığında, Erik ve Kiraz ağaçlarının gölgesinde halk toplanırdı. Kimi esnaf, kimi köylü, kimi rençber, hepsi, bir halk ozanının önünde sessizleşir, o yanık sesin altındaki hikâyeye kulak verirdi. Her dizede bir sevda, bir sitem, bir umut gizliydi.

O zamanlar kelimeler sarayların duvarlarında yankılanmazdı; halkın yüreğinde yer bulurdu. Çünkü o dil, halkın diliydi, tercümeye, açıklamaya gerek yoktu. Her söz, her ezgi, gönülden gönüle akar giderdi. Sazın teliyle dile gelen yanıklıkta, Isparta’nın duruluğu, halkın samimiyeti vardı.

Enderun’un süslü dili ne kadar uzaksa, halk ozanının dili o kadar yakındı. Onun sözünde gösteriş değil, gerçeklik; keder değil, umut; uzaklık değil, yakınlık vardı.

İşte bu yüzden halk, kendi iç sesini onda buldu.

Ve o sazın sesi, yüzyıllar geçse de Isparta’nın yamaçlarından eksilmedi. Hâlâ bir akşamüstü rüzgârında, hâlâ bir kahvehanede yankılanır o ses:

“Gönül der ki, Isparta’da saz çalınırsa, taş bile duygulanır.”

İşte o zaman Isparta’nın sesi sazın teline dokunan, yüreğini söze, sözünü millete adayan bir gönül adamından yükselir: Âşık Mehmet Dizari.

1878 yılında Isparta’nın Hacıayvaz Mahallesi’nde dünyaya gelen Mehmet Dizari, çocuk yaşta öksüz kalmasına rağmen kaderine boyun eğmedi. Hayatın çetin yollarında sazını kalkan, sözünü yoldaş edindi. Henüz 14 yaşındayken babasını kaybettiğinde, yüreğinde bir kor büyüdü, o kor, bir gün Anadolu’da yankı bulacak Ispartalı ozanın sesi olacaktı.

Mehmet babasını kaybedince anası yeniden kocaya varır. Üvey baba da öksüz Mehmet’in gönlüne acı vermekten öteye gitmez. Talihsiz Mehmet rahat yüzü görmeyince gönlündeki fırtınayı dindirmek için yollara düştü.

1894’de İstanbul’a vardığında halk şairlerinin yanında yanaşma gibi çaldı. Kendini yetiştirdi, pişti.

Kendisini dinleyenlerin olacağına inandı ve düştü yollara. Köyden köye, şehirden şehre, Konya’nın ovasından İzmir’in rüzgârına, Antalya’nın dağlarına dek dolaştı. Elinde sazı, dilinde halkın dili vardı. Sarayın süslü kelimelerine değil, halkın saf, içten, yanık sözlerine inanıyordu. Çünkü Aşık Mehmet, halkın içinden doğmuştu halk gibi konuşuyor, halk gibi hissediyordu.

Koca diyarların girdâbında sazın sesini unutmayan bu Ispartalı âşık, kendini tanıttı Dizâri mahlasını aldı. O günden sonra onun sesi sadece Isparta’nın değil, Anadolu’nun sesi oldu. Sazıyla halkın dertlerini söyledi, haksızlığa karşı çıktı, sözünü korkmadan söyledi.

Dini istismar edenlere, dini kullananlara, din adıyla yapılan her türlü kisveye karşı ozanın dili susmadı.

Isparta’ya bir şair ozan geldiğini duyduğunda hemen tabakhanedeki çınaraltı kır kahvelerine gider, onlarla şair atışması yapardı. Gelen ozan ve şairler onun karşısında mahcup tavırlarla ertesi gün Isparta’dan ayrılırlardı.

Ama hayat, her gerçek ozan gibi, onu da sınadı. Kalender mizacı, cüretkâr dili yüzünden kimi zaman hapse girdi, kimi zaman tekke dervişlerinden dayak yedi. Ancak sazını elinden bırakmadı. Çünkü Dizâri için saz bir geçim değil, bir nefesti.

Söylediği dizelerde hem öfke hem hikmet vardı.

Bir yanda medresenin Arapça kitaplarına sitem eder,

bir yanda “Türkçeye rağbet mi kaldı” diye halkın öz diline sahip çıkardı.

O, halkın dilinin sesi, vicdanının yankısı olmuştu.

Isparta’ya son kez döndüğünde, hastalıklı bedeni artık sazın tellerine dokunamayacak kadar zayıftı.

1914’de sevdiği topraklarda, bir yaz akşamı sessizce aramızdan ayrıldı.

Ardında ne servet, ne mülk bıraktı; sadece halkın dilinde yankılanan birkaç dörtlük, birkaç destan, bir de yanık bir ses bıraktı:

“Ben âlimim diyen aldı bir meydan,

Bunların yüzünden bozuldu cihan...”

Âşık Mehmet Dizari, sadece bir şair değil, bir vicdanın, bir halkın, bir şehrin sesiydi.

Bugün Isparta’nın rüzgârı hâlâ onun sazının tınısını taşır.

Adı unutulsa da, sözü unutulmaz; çünkü o söz, halkın kalbine yazılmıştır.

İşte Dizâriden bir şiir.

Pek çok medreseye civanlar doldu

Asker korkusundan imtihan oldu.

Arapça kitapla dükkânlar doldu,

Bu yüzden Türkçeye rağbet mi kaldı.

Ben âlimim diyen aldı bir meydan

Bunların yüzünden bozuldu cihan

İlminde amel yok zerrece inan

Böyle süfehaya izzetmi kaldı,

Kâmil, dalgıç ister bahre dalmağa...

Bin altun gerektir sarraf olmağa

Divanı devletten paye almağa

Tilkiden arslana fırsat mı kaldı.

Dizari, vermiştir bu söze emek

Bu, zaman halkımın destanı demek

İçki ile zina hem haram yemek

Alimden cahile nöbet mi kaldı

Bekir Manav 14.10.2025

Kaynak: Ün Dergisi C.1 - M.Fehmi