Devlet kavramı, tarih boyunca Platon ve Hegel gibi filozoflar tarafından semavi ve adil bir yapı olarak idealize edilmiştir. Ancak gerçek dünyada devletlerin bekası ve egemenliği, felsefi teorilerden ziyade perde arkasındaki gizli servislerin, yani istihbarat teşkilatlarının gücüyle ölçülür. Dünya istihbarat tarihi, özünde "Habil ile Kabil"in, yani kurallara göre oynayan dürüstlük ile hileye başvuran gücün kadim savaşından ibarettir. Türk istihbaratı da bu kadim satranç tahtasında son çeyrek asırda köklü bir kabuk değişimi yaşayarak kabiliyetlerini tamamen harici alanlara taşıdı.

90'lar Türkiyesi: "Dahili Bir Polis Teşkilatı" Eleştirisi Kelime anlamı Fransızca "espiyonaj" (gizli servislerin dışarıdan haber alma faaliyeti) kökeninden gelen istihbarat, doğası gereği kendi iç meseleleriyle değil, dış dünyadaki tehdit ve zayıf noktalarla ilgilenmeyi gerektirir. Mossad ve CIA gibi servisler tamamen bu amaca hizmet ederken, Türk istihbaratı 90'lı yıllarda fırtınalı iç siyasetin, faili meçhul cinayetlerin ve suikastlerin gölgesinde kalmıştı. Dönemin yabancı istihbarat analizlerinde MİT için "dış operasyon yapamayan, adeta dahili bir polis teşkilatı gibi çalışan yapı" eleştirileri yöneltiliyordu. Parlamenter sistemin iç çekişmeleri, bürokrasi, siyaset ve askeri kanat arasındaki güç savaşları, devleti dış enfeksiyonlara ve mafyatik kliklerin sızmalarına açık hale getirmişti.

Ekonomik Düzenin Suikastı: Nesim Malki Cinayeti 90'lı yılların kirli ilişkiler ağını anlatan en somut örneklerden biri Musevi asıllı iş insanı Nesim Malki’nin öldürülmesidir. Malki cinayeti, tetiği çeken Burhanettin Türkeş ya da azmettirici olduğu belirtilen Erol Evcil olayının çok ötesinde, o dönemin karanlık ekonomik ve tefecilik düzenine sıkılmış bir kurşundur. Malki’nin muazzam servetinin arkasında "Mossad parası vardı ve parayı piyasadan çekmek için Mossad onu vurdurdu" gibi Komplo Teorileri üretilse de, gerçeğin Erol Evcil'in 100 milyon doları aşan borçlarını ödememek için mafya kuralını işletmesinden ibaret olduğu ortaklık itiraflarıyla ortaya çıkmıştır. O dönem mafya, haraç alan bir yapı değil; parayı vermeyenlerin başına ne geleceğini önceden ilan eden bir korku odağı haline gelmişti.

Susurluk Krizi ve Temizlik Kırılması 1992 yılında MİT Müsteşarlığına getirilen Sönmez Köksal, teşkilatın bu yıpranmış ve içe dönük imajını düzeltmek için büyük bir yapısal reform başlattı. Ancak 1996 yılındaki Susurluk Kazası, devlet-mafya-siyaset üçgenini tüm çıplaklığıyla sokağa dökerek ateşi körükledi. Bu kaza her ne kadar MİT’i kısa vadede yıpratsa da, uzun vadede teşkilat içindeki illegal kliklerin temizlenmesi ve modern bir dönüşümün başlaması için tarihi bir fırsat sundu. Köksal’ın o dönem sarf ettiği "Siz MİT'in her zaman sadece saygın insanlarla çalıştığını mı sanıyorsunuz?" sözü, istihbarat sahasının kirli işleri deşifre etmek için bazen kirli unsurları kullanmak zorunda olduğu gerçeğini açıkça ortaya koyuyordu.

Ergenekon, FETÖ Sızmaları ve Hakan Fidan Dönemi Türk tarihinin en büyük mitolojik sembollerinden biri olan "Ergenekon", 2007 yılından itibaren küresel güçlerin ve emniyet istihbaratına sızmış paralel devlet yapılanmasının (FETÖ) eliyle Türkiye’yi dizayn etme operasyonuna dönüştürüldü. Yahudi cemaat örgütlenme modelini kopyalayan bu paralel yapı, Mavi Marmara katliamında "otoriteye itaat edilmeliydi" diyerek safını belli etmişti. Emniyet istihbaratın ardından gözünü MİT'e diken yapı, 7 Sabat 2012'de MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ı tutuklama girişimiyle (MİT Krizi) devleti tamamen ele geçirmeyi hedefleyen bir taktik savaş başlattı.

Turgut Özal döneminde Hiram Abas ile atılan, Tansu Çiller döneminde ise Sönmez Köksal’ın naif ve stratejik aklıyla olgunlaşan dış istihbarat tohumları, 2010 sonrasında Hakan Fidan’ın kurduğu modern ve proaktif doktrinle meyvelerini verdi. Bugün Türk istihbaratı, kendi iç enfeksiyonlarına karşı bağışıklığını kazanmış, polisiye rutinleri terk ederek küresel satranç tahtasında sonraki hamleleri hesaplayan proaktif bir dış istihbarat devine dönüşmüş durumdadır.

Detaylar videoda...

Kaynak: Haber Merkezi