Sene 1875…
Bosna Hersek’te isyanlar patlak verirken, zaten bitap düşmüş Osmanlı halkı yeni bir savaşın daha başladığı haberini alır: Osmanlı–Karadağ Savaşı.
Ama felaket bununla sınırlı kalmaz.
Aynı yıl, acı üstüne acı eklenir. Konya’dan Ankara’ya, Adana’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyayı tarifsiz bir kuraklık vurur. Gökyüzü aylarca tek damla yağmur indirmez. Toprak çatlar, ekinler yanar. Şehir şehir, köy köy haberler gelir: hayvanlar açlıktan kırılmaktadır. Doğa adeta insanla birlikte tükenmektedir.
Savaş bir yanda, kuraklık bir yanda…
Cepheye erzak bulunamaz. Mektepler kapanır, resmî dairelerde memurlar iş başı yapamaz hâle gelir. Anlattıklarımız bir masal değil; bundan sadece 150 yıl önce Isparta ve çevresinde yaşanmış gerçek bir felakettir.
Kıtlık baş gösterdiğinde, ambarlarda kalan son zahireler de fahiş fiyatlara çıkar. Çaresizliğin ortasında komisyonlar toplanır, geceler boyu çözüm aranır. Nihayet, halktan para toplanarak zahire temin edilmesi için bir komisyon kurulur. Başkanlığa Yavruzade Şeyh Mehmet Efendi getirilir.
Isparta Mutasarrıfı Ali Rıza Bey, Konya’ya giderek valiyle görüşür. Kıbrıs’tan 40 bin kile buğday alınması kararlaştırılır. Ancak gelen numuneler kötüdür; üstelik Kıbrıs’tan bu kadar buğdayı taşımak neredeyse imkânsızdır. Tam bu sırada daha da sarsıcı haberler gelmeye başlar:
Artık yalnız hayvanlar değil, köylerde insanlar da açlıktan ölmektedir.
Komisyon için zamanla yarış başlamıştır. İlk iş olarak buğday ve hububatın ihracı yasaklanır. Memurlar Antalya sahillerine gönderilir, gece gündüz araştırmalar yapılır.
Bir gece…
Komisyon yine geç saatlere kadar çalışırken, Aliköy ve Hacılar’dan 20 kağnı, yaklaşık 60 köylü belediyeye ulaşır. Günlerdir yollardadırlar. Meşe ağaçlarının palamutlarını (gilik), otları ve arpa ununu ezip karıştırarak bir tür bulamaç yapmış, onu yiyerek hayatta kalmaya çalışmışlardır. Gelenlerin çoğu kadın ve çocuktur. Öylesine bitkindirler ki, ekmek yiyecek güçleri bile kalmamıştır.
Belediye hekimi muayene eder ve hemen ekmek verilmesinin ölümcül olabileceğini söyler. Önce tuzla kavrulmuş buğday öğütülür, suyla karıştırılarak azar azar yedirilir. Ancak ondan sonra ekmek ve sıcak yemek verilir.
O gece köylülerin başında, onlara kendi elleriyle yardım edenlerden biri de komisyon reisi Yavruzade Şeyh Mehmet Efendi’dir.
O günlerde tek bir amaç vardır:
Buğday bulmak.
İnsanları buğdayla ölümden çekip almak.
Meğri, Kaş ve Finike yaylalarında, yüksek tepelerde yaşayan Yörüklerden 40 bin kile buğday ve arpa temin edilir. Isparta’ya getirilir, depolanır. Fırıncılar denetim altına alınır. Demirciler Arastası’nda uncu dükkânları açılır, gece mesaileri başlatılır. Çıkan unlar mühürlenir ve muhtaçlara dağıtılır.
Bir facia, Yörük aşiretlerinden alınan o buğday taneleriyle önlenir.
Sevgili hemşehrilerim, tarih çok açık konuşur:
Milletlerin geleceği de, kurtuluşu da tarımdadır.
İşte bu yüzden; mermer ocaklarına değil, suya, göle ve toprağa ihtiyacımız var.
Hatıranın devamı şu şekildedir (ilave):
“Gece geç vakit bu köylüleri yakın olan köylerine göndermek gerekti. Kendilerine bir miktar buğday ve un vermek istedik. Tüccardan Ayaklıoğlu Bodosaki’den çifte kilesi 100 kuruştan 75 kile buğday ve arpa aldık. Komisyon âzaları erkenden evlerine gitmiş olduğundan, mutasarrıf, ben ve bir de çavuş Dinarlıoğlu Ali Onbaşı müştereken bir senet tanzim ederek imzaladık, Bodosaki’ye verdik. Bodosaki, yerliden bir hükümet adamı sıfatıyla beni ve Ali Onbaşı’yı borçlu tanıyordu. Aksi takdirde buğdayı vermeyecekti.
Köy ihtiyar heyetinden üç kişi, bize ilk fırsatta bu borcu ödeyeceklerine söz ve senet vermişlerdi.
Biz, köylülerin bu parayı ödeyebileceklerini hiç ummuyorduk.
Bodosaki eninde sonunda bunu bizden alır diyorduk. Hâlbuki bolluk olur olmaz, namuskâr köylülerimiz bizim haberimiz olmadan borcu ödemişler, senedimizi kurtarmışlar.”
Kaynak: Dedemden Hatıralar, s. 132 – Dr. Suat Seren
(Böcüzade Süleyman Sami’nin torunu)
Bekir MANAV
16.04.2023 – ISPARTA





