Osmanlı İmparatorluğu’nun son 50 yılı, askeri ve ekonomik kayıpların yanı sıra saray duvarları arkasında yaşanan büyük trajedilere ve taht kavgalarına sahne oldu. Bu dramatik sürecin en hüzünlü ve gizemli sayfalarını ise hanedanın en tepesinde yer alan iki isim yazdı: Biri askeri bir darbeyle devrilen Sultan Abdülaziz, diğeri ise babasının ölümünden tam 40 yıl sonra onunla birebir aynı kaderi paylaşan bahtsız oğlu Şehzade Yusuf İzzettin Efendi. Baba ve oğulun sırlar içinde son bulan hayatları, Türk siyasi tarihinin en büyük tartışma konularından biri olmaya devam ediyor.
1876 Darbesi ve Sultan Abdülaziz'in Şüpheli Ölümü
30 Mayıs 1876 günü, medrese talebelerinin boykotuyla fitili ateşlenen süreç, Osmanlı tarihinin ilk organize askeri darbelerinden birine dönüştü. Hüseyin Avni Paşa, Rüştü Paşa ve Şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendi’nin başını çektiği darbeci kadro, Dolmabahçe Sarayı’nı kuşatarak Sultan Abdülaziz’i tahttan indirdi ve yerine 5. Murat'ı geçirdi. Harabeye dönmüş Topkapı Sarayı odalarında ailesiyle aç ve susuz bırakılan Abdülaziz, daha sonra Ortaköy’deki Feriye Sarayı’na nakledildi.
Ancak 4 Haziran sabahı, eski padişah odasında iki bileği de derinden kesilmiş ve kan kaybından ölmüş bir halde bulundu. Darbeciler, Abdülaziz’in sakalını düzeltmek için haremden bir makas istediğini ve odasında intihar ettiğini iddia ettiler. Olay yerine gelen Doktorların naaşı detaylı incelemesine izin verilmedi; Serasker Hüseyin Avni Paşa "Bu bir padişahtır, her yerine bakmanıza müsaade edemem" diyerek otopsiyi engelledi ve alelacele "intihar" raporu hazırlandı.
Yıldız Mahkemeleri: Cinayet İtirafları ve İşkence İddiaları
Yıllar sonra, 1881 yılında Sultan II. Abdülhamid’in emriyle kurulan Yıldız Mahkemeleri’nde bu şüpheli ölüm yeniden masaya yatırıldı. Sorgulanan saray görevlilerinden Pehlivan Mustafa ve Hacı Mehmet, 5. Murat'ın ve yakınlarının telkinleriyle Abdülaziz’in üstüne çökerek bileklerini zorla kestiklerini ve onu katlettiklerini itiraf ettiler.
Ancak bu dava da nihai bir son getirmedi; 1908 Meşrutiyet döneminde açılan yeni dosyalarda, Abdülhamid’in bu itirafları işkence altında aldırdığı ve siyasi rakiplerini tasfiye etmek için davayı kullandığı öne sürüldü. Abdülaziz’in bir cinayete mi kurban gittiği yoksa intihar mı ettiği sorusu, sarayın loş koridorlarında asılı bir sır olarak kaldı.
40 Yıl Sonra Aynı Kâbus: Şehzade Yusuf İzzettin Efendi
Sultan Abdülaziz’in oğlu Şehzade Yusuf İzzettin Efendi, babasının ölümünü hiçbir zaman bir intihar olarak kabul etmedi ve hayatı boyunca bu olayın acısıyla büyüdü. Son derece evhamlı ve kuşkucu bir yapıya sahip olan İzzettin Efendi, 1912 yılından sonra kendisinde kanser ve kalp rahatsızlığı olduğuna inanmaya başladı. Gelecekte padişah olamayacağını, yerine amcasının oğlu Vahdettin'in veliaht yapılacağını düşünerek derin bir depresyona sürüklendi.
1915 yılında Çanakkale cephesini ziyaret ettiğinde duyduğu top seslerini kendisine yönelik bir suikast girişimi sanacak kadar paranoyası ilerleyen Şehzade, 31 Ocak 1916 gecesi İstanbul’daki köşkünde cebinden bir ustura çıkardı. Ertesi gün Avrupa’ya tedavi amacıyla gitmeye hazırlanan İzzettin Efendi, sabah uyandığında hizmetçisinden su istedi ve o esnada usturayla sol bileğini derinden kesti. Tıpkı 40 yıl önce babası Abdülaziz gibi, hizmetçileri tarafından kanlar içinde bulundu ve müdahaleleri reddederek hayata gözlerini yumdu.
İttihatçılar mı, Vahdettin mi, Yoksa Kaçınılmaz Bir Son mu?
Şehzade Yusuf İzzettin’in ölümü de babasınınki gibi büyük şüpheleri beraberinde getirdi. Siyasi çevrelerde bu ölümden İttihat ve Terakki Cemiyeti ya da yeni Veliaht Vahdettin sorumlu tutuldu. Ancak babasından farklı olarak Yusuf İzzettin geride net bir intihar mektubu bırakmıştı. Mektubunda şu dramatik cümleler yer alıyordu:
"Vücutta bir ıstırabım yoktur fakat bulunduğum hal tahammül edilemez derecededir. Uğrayacağım felaketi bilemediğimden bugün gayet elim bir halde bulunuyorum. İntihar hoş görünmeyen bir haldir fakat bazı kere insanı mecbur eder... Cenab-ı Hakk'ın mağfiretine sığınarak intihar ediyorum."
Bileklerindeki kesiklerle can veren bahtsız Şehzade, vefatının ardından babası Sultan Abdülaziz’in yanına defnedildi. Böylece hanedanın aynı kaderi paylaşan iki büyük ismi, hem ölüm biçimleriyle hem de yan yana duran mezarlarıyla tarihin en trajik yapraklarından birini mühürlemiş oldu.
Detaylar videoda...